Çocukların neden masallara ihtiyacı olur?

yazan birgul tastan

Masal kültürünün korunmasına ilişkin nörobiyolojik çıkarımlar

Gerald Hüther – Psikiyatri ve Psikoterapi Kliniği ve Polikliniği, Göttingen Üniversitesi

Çeviri: Bereket Uluşahin

1.Giriş

Çocuğunuzu sakin bir şekilde oturtan ve kendini dikkatle dinleten, aynı zamanda hayallerini kanatlandıran ve kelime hazinesini zenginleştiren, kendini başka insanların yerine koymasını ve onların duygularını paylaşmasını sağlayan, ayrıca kendine güvenini güçlendiren, geleceğe cesaret ve güvenle bakmasını sağlayan sihirli bir araç olduğunu hayal edin. Çocuk beyinleri için böyle bir süper doping vardır. Hiçbir maliyeti olmadığı gibi, bunu çocuklarına hediye eden, karşılığında bir şey kazanır: Yakınlık, güven ve çocuğun gözlerindeki ışıltı.

Bu ödenmesi olmayan sihirli araç, çocuklarımıza anlattığımız ya da okuduğumuz masallardır. Masal saatleri ders vermenin en yüksek biçimidir.

Çocuklarda (yetişkinlerde de olduğu gibi) öğrenmenin en verimlisi biraz ‘deri altına işleyen’ öğrenmedir, bu da beynin duygu merkezlerinin canlandırılması ve sinir hücrelerinin arasında yeni bağlantılar örülmesini destekleyen haberci maddelerin çoğalması ve açığa çıkarılmasıyla sağlanır. Böylesine açık ve öğrenmeye uygun bir duruma ulaşmanın bir yolu çocukların kendilerini ve dünyayı keşfettikleri oyundur. Çocukların dünyayı ve yaşamı deneyimlemeyi öğrendikleri diğer bir seçenek de masal saatidir. Bunun etkisi en iyi, masalı çocuğun yakınlık duyduğu ve güven dolu bir ilişki kurduğu kişi okuyor ya da anlatıyorsa görülür.

Masalın sindirilmesi için (duygu merkezlerinin çalışması, ama çocuğun ürkmesi ya da korkmasına neden olacak düzeyde hareketlenmemesi gerekir) içinde bulunulan atmosfer önemlidir: Bir mum yakılabilir ya da masal saati bir ritüele dönüştürülebilir. Bu çocukların sakinleşmesini ve odaklanmasını sağlar. Beyinlerindeki karmaşık uyarılma modelleri bu şekilde gelişir ve dengelenir. Aynı zamanda masalın içeriği de uygun olmalıdır. Sonu iyi geliyorsa masal biraz korkutucu ve heyecan verici de olabilir. Masalın nasıl okunduğu ya da anlatıldığı da önemlidir. Çocuk, masalı anlatan kişinin de heyecanlandığını, etkilendiğini, dehşete düştüğünü ve sarsıldığını görmelidir. Bu duygusal kıvılcımlar ancak sık sık çocuğa bakılması ve o anın duygusunun ifade edilmesiyle iletilebilir.

Çocukla yakın bir bağ kurulması ve bunun karşılığında onun da duygusal katılımı, masalın okunmasından çok anlatılmasıyla sağlanır. Ses kayıt ve video cihazları bu bağlamda uygunsuzdur, çünkü bu cihazlar çocukların tepkileri ve yorumlarına kendilerini uyarlayamazlar. Çocukları duygularıyla baş başa bırakırlar. Yani aslında sihirli araç tek başına masalın kendisi değildir, daha çok çocuğun masalı anlatan ya da okuyan kişinin duyarlı aracılığıyla dinlerken dâhil olduğu içerikle ve masalın kahramanlarıyla kurulan ilişkidir. Yani masallar çocukların beynine güç katan bir gıdadır.      

Ama her şey bundan ibaret değildir. Çünkü çocuğa masalı anlatan ya da okuyan kişinin beyninde de bir şeyler olur. Beyninde eski anılar canlanır, bunlar sadece hikâyenin içeriğine ilişkin değildir, aynı zamanda birine çocukken masal anlatılmasının nasıl bir şey olduğuna ilişkin anılardır. Sonra geçmişteki o atmosfer, o güzel duygu, sevilen bir insanla yaşanan o yoğun beraberliğin deneyimi anımsanır. Çoğunlukla eski bedensel duygular, sokulma, ürperme, kaynaşma ve masalın okunduğu koltuk, kanepe ya da yatak geri gelir. Bütün bunlar beyinde kaydedilmiş olan erken çocukluk dönemine ait deneyimlerin birikiminin içinden su yüzüne çıkar.

Genellikle böyle eski, duygusal açıdan olumlu anıları uyandırdıkları için masallar biz yetişkinleri de gizemli bir şekilde güçlendirir. İç huzursuzluk, kaygılar ve korkular kaybolur. İnsan kendisini bir şekilde daha iyi, daha güçlü, daha emin, daha cesaretli ve aynı zamanda daha özgür, daha köklenmiş ve sağlam da hisseder. Yani masallar erişkinlerin ruhu için de merhem sayılır. 

Ama hepsi bu kadar değildir. Masallar sadece hikâyeleri değil, bunlara ilişkin imgeleri, bu imgelerin içerdiği belirli bir aileye, gruba, topluma, yani bir kültür çevresine ait mesajları da bu çevre içinde yetişen çocuklara ulaştırır. Böylece tanınanın ve bilinenin, o toplumun üyelerinin ürettiği ve o toplum içinde yayılan bilginin ortak platformunu yaratırlar. Bu nedenle kimlik oluşturan bir etkileri vardır ve bir toplumun birliğini pekiştirirler. Diğer bir deyişle masallar ortak kültüre sahip bir toplumdaki birliğin çimentosudur.

Beyin araştırmacılarının son yıllarda yeni görüntüleme yöntemleriyle (manyetik rezonans tomografi) gösterebildikleri gibi insan beynindeki düşünme, duygu ve eylem modellerinin temsilcileri olarak sinir hücrelerinin ara bağlantıları şimdiye kadar düşünülenin aksine kişisel deneyimlerle şekillenir. Kişisel ve kolektif yaşam savaşımı için belirleyici deneyimler kuşaktan kuşağa aktarılır (bilgi, yetenek ve beceriler, kavramlar, kurallar ve değer ölçüleri, tutumlar ve yönelimlerin aktarımı). Masallar yaşam savaşımı ve ilişkilerin şekillendirilmesine yönelik önemli mesajların kuşaktan kuşağa aktarımında önemli bir araçtır. İnsanların birbirlerine anlattıkları masalların yapılandırıcı bir gücü vardır. Bu gücün insan topluluklarının ilişki yeteneği, yaratıcılık ve kavramsal dünyasında olduğu kadar bu toplulukların üyelerinin beynindeki nöronal bağlantı modellerinin yapılanması ve iç temsilcilerin şekillenmesinde (iç imgeler)de belirleyici bir etkisi vardır.

2. Beynin gelişmesinde güven veren bağlayıcı ilişkinin önemi

Yeni doğan çocuklar yetişkinlerin yardımına bağımlıdır. Yalnız kendilerini ıstan, besleyen, temiz tutan ve kendileriyle ilgilenen birine gereksinim duymazlar, daha önemlisi korktukları zaman yanlarında duran ve kendilerine bu korkuyu yenmenin mümkün olduğunu –daha ileride de nasıl yenebileceklerini – gösteren birinin olmasıdır. Çocuğun böyle durumlarda kendisine düzenli olarak yardımcı olan ve güven veren birini bulma şansı varsa, beyninde aktive olan devrelerin yolu açılır. Bu şekilde birincil referans kişisiyle (kişileriyle) arasında sıkı bir bağ kurulur.

Birçok anne ve baba bunu bilir ve bu bağı oyun oynar gibi pekiştirir, örneğin çocuğun tam korktuğu, anne ve babasını aradığı sırada kısa sürelerle saklanıp tekrar ortaya çıkarlar. Çocuğa ortadan yok olan bakıcısını kendi gayretiyle geri getirebileceği duygusu aşılanırsa, kendisinin tehlikeli durumlarla başa çıkma yeteneğine güveni artar. Bu arada beyninde aktive olan devrelerin de önü açılır. Böylece kendine güven, sorunlarla baş etme becerisine ilişkin bir güven oluşur. Gelişme sürecinde güvenlik sağlayan referans kişilerin oluşturduğu çevre genişler ve çocuk bu kişilerin, kendi iç düzenini ayakta tutacağını yani korku ve stresle baş etmesini sağlayacağını değerlendirdiği bütün yetkinliklerini, temel tutumlarını ve davranış biçimlerini kendine uyarlar. Bilgi, beceri ve yetkinlikleri arttıkça ve kişisel deneyimler edindikçe kurmuş olduğu, kendisine güven sağlamış olan bağlar önemini yitirmeye başlar.

Bu süreç, cinsel hormonların devreye girerek hem bedeni hem de düşünce, duygu ve davranışlarını derinlemesine değiştirdiği ergenlikle birlikte dramatik bir şekilde keskinleşir. Bu sürecin sonunda yola tamamen bağımlı bir şekilde çıkan o bebek artık kendi kararlarını veren, sosyal ilişkilerin karmaşık ağıyla bütünleşmiş bir insandır. Ne yazık ki bu her zaman böyle gerçekleşmez. Çocukluk ve ergenlik döneminde kişisel yetkinlikler kazanmayı, çeşitli deneyimler edinmeyi ve otonom bir gelişme için gerekli özgüveni geliştirmeyi başaramamış ya da yeterli fırsat bulamamış yetişkin insanlar hiç de az değildir. Onlar ya ilk referans kişilerine bağımlı kalırlar ya da bağımlı ilişkiyi sürdürebilecekleri partnerler ararlar. Çocukları olursa onlarla da bağımlı ya da bağımlılaştıran bir kenetlenme ilişkisi kurarlar.

Erken yaştaki bağ kurma bozukluklarının en önemli nedeni duygusal yönelme eksikliğidir. Mesleki kariyerlerini çok önemseyen, kendilerini gerçekleştirmek, çok şey yaşamak ve yaşamın tadını çıkarmak isteyen, kendileriyle çok meşgul anne ve babalar vardır. Yoğun bir şekilde dış görünüşleriyle, hobileriyle, evlerinin dekorasyonuyla, çeşitli statü sembollerinin temini ve teşhiriyle uğraşırlar. Böyle bencil anne ve babalar için çocuklar kişisel hedeflerinin önündeki engeldir ve çocuğun dikkat, korunma ve sevgi gereksinimi onlara ağır gelir. Çoğunlukla da bu anne ve babalar görevlerini, daha doğrusu görev kabul ettikleri şeyi pek güzel yerine getirirler. Dengeli bir beslenmeyi, temizliği, uygun hijyenik koşulları, çekici modern giysileri sağlarlar ve çocukları için önemli olduğunu düşündükleri her türlü oyuncağı alırlar. Çocuklarını olabildiğince şımartarak vicdanlarını rahatlatırlar. Anne ve babalarının yanlarında olması, kendilerini duygusal, manevi ve bedensel olarak onlara adaması gibi çocukların gerçek gereksinimlerini çok acil bir durum baş göstermezse karşılamazlar. Bu nedenle böyle çocuklar çok erken yaşta güven konusunda kendileriyle baş başa kalırlar. Birincil referans kişilere yönelik duygusal bağ yetersiz kalır. Buradan kaynaklanan duygusal güvenlik açığını pekiştirilmiş bir bencillikle kapatmaya çalışırlar. Böylece kendilerinin belirlediği bir yaşam âlemi oluştururlar ve kanaatleriyle uyuşmayan dış etki ve uyarımlara kendilerini kapatırlar. Kendilerinin belirlediği bu âlemde gerçek hesaplaşmalar yoktur. Çok yönlü yeni deneyimler edinilemez ve gelişmekte olan beyinlerine işlenemez. Çocuk beynindeki önemli gelişme süreçleri ya hiç yaşanmaz ya da çok kısıtlı yaşanır. Kendilerine masal anlatılmasını da çoğunlukla reddederler. Bu çocukların öğrenme davranışlarında motivasyon, anlama, akılda tutma, anımsama ve bağlantıların algılanması açısından bir gerileme ve sorunların anlaşılması ve çözülmesine ilişkin kısıtlı bir yetkinlik anlamına gelir.

Sosyal davranışları, artarak yarattıkları kişisel dünyaya geri çekilme, başkalarının görüşlerini reddetme ve kendi düşüncelerini agresif bir şekilde savunmayla belirlenir. Mesele çoğunlukla korkuyla baş etmenin çok katı, tek taraflı ve sözde otonom stratejileridir. Bu sırada aktive olan nöronal devreler, ne kadar erken ve sık devreye sokulursa o kadar kalıcı bir şekilde yönlenirler ve sonunda çocukların tüm duygu, düşünce ve davranışlarını belirlerler. Böyle çocuklar kendilerini giderek başkalarının, özellikle de yetişkinlerin görüşlerine karşı sınırlarlar. Eksik kalan empati duyguları birçok sosyal beceriyi kazanmalarını engeller. Böylece, olabildiğince çok ve farklı insanla ortak çözümler aramanın, kendileri ve başkaları için sorumluluk alabilmenin temel koşullarına sahip olamazlar. Erken yaşlardaki bağ kurma bozukluklarının beynin gelişmesi ve kişilik üzerinde bıraktığı etkiler ilerleyen yıllarda ancak çok güçlükle giderilebilir. Güvenli bağlar kuramamış olan çocuklar bedensel ve duygusal yakınlıklardan korkarlar. Bu korkuyu yenmeyi başaramazlarsa ömürleri boyunca izole, kendilerine dönük ve bir bağ kurmaktan aciz olarak kalırlar. Bazıları şanslıdır ve kendilerini anlayan, yavaş yavaş başka insanlarla ilişki kurmalarını, insani bağlardaki güveni yeniden kazanmalarını ve ortak çözümlerin ortak arayışına katılmalarını sağlayan bir öğretmen ya da eğitmen bulurlar. Bazıları sözde otonom baş etme stratejilerinin yıkıcı sonuçlarıyla başarısızlığa uğrar.

3. Güvenlik veren yönelimlerin beynin gelişmesindeki önemi

Erken çocukluk döneminde kurulan bağlar, uzun ve karmaşık bir sosyalleşme sürecinde ancak bir ilk adımdır. Bu sürecin akışında her çocuk, bazı yetenek ve becerileri diğerlerinden daha çok geliştirmeye, bazı şeyleri diğerlerinden daha çok dikkate almaya, bazı duygulara diğerlerinden daha çok izin vermeye özendirilerek, yüreklendirilerek ya da zorlanarak, yani içinde yetiştiği toplumda zamanla yolunu bulacağı şekilde beynini kullanmayı öğrenir. Bu işlevden sorumlu olan karmaşık ve kullanıma bağlı nöronal devrelerin şekillendiği beyin bölgesi insanın en son ve en yavaş gelişen bölgelerinden biridir ve hayvan dünyasından bize en yakın akrabalarımızda da çok daha körelmiş bir şekilde yapılanmıştır. Bu bölgenin anatomideki adı frontal lobdur. Özellikle beynin diğer bölgelerinden giren uyarı örneklerinin, bir resmin bütünü içinde birleştirilmesinde ve beynin daha derin ve daha erken gelişmiş bölgelerinden gelen uyarı ve dürtülerin kısıtlanması ya da yönlendirilmesinde rol alır. Frontal lob olmaksızın insan geleceğe yönelik davranış modelleri ve iç yönelimler geliştiremez, planlama yapamaz, eylemlerinin doğuracağı sonuçları hesaplayamaz, kendisini başkasının yerine koyup empati kuramaz ve bir sorumluluk duygusu da besleyemez. Frontal lob bizi en belirgin şekilde bütün hayvanlardan ayıran beyin bölgemizdir. Ve özellikle eğitim ve sosyalleşme diye adlandırdığımız süreç içinde yapılanan beyin bölgesidir. İnsan beyninin gelişmeye bağlı yapısal değişimlerine ilişkin görüntüleme teknikleriyle de kanıtlanan incelemeler, beynin gelişmesinde kullanıma bağlı biçimlenmenin önemini ne kadar az bildiğimizi, doğruluğunu kabul ettiğimiz kuramların ne çabuk ve beklenmedik şekilde çöktüğünü ortaya koymaktadır.3 ve 6 yaş arasındaki çocuklarda özellikle eylemlerin planlanması ve örgütlenmesini, aynı zamanda belirli görevlere odaklanmayı yöneten frontal kortikal beyin bölgelerinde belirgin bir büyüme görülür. 6 ve 12 yaşlar arasında özellikle mekânsal hayal gücü ve soyut düşünme açısından önemli bir rol üstlenen bu kortikal bölgelerdeki biçimlenme ve büyüme kanıtlanmıştır. Ergenlikten kısa bir süre önce frontal korteksteki nöronal devrelerin yapılanmasında yine ölçülebilen bir büyümeyle birlikte ikinci bir evreye geçilir. Ergenlik sonrasında tekrar yapısal bir değişim evresi başlar. Bu evreyi genel anlamda ‘kullan ya da yok et’ (use it, or lose it) kuralı belirler.

Bütün bunlar bir ölçüde beynin nasıl kullanıldığına bağlı olarak “programlandığı”, yalnız erken çocukluk dönemiyle sınırlı olmayan, bütün gençlik evresi boyunca süren belirleyici bir gelişme dönemi olduğunu göstermektedir. Özellikle frontal kortekste nöronal devrelerin ağlaşmasının ölçüsü ve türü çocukların ve gençlerin yoğun olarak neyle uğraştıklarına, eğitim ve sosyalleşme süreci boyunca beyinlerinin nasıl bir kullanım doğrultusunda uyarıldığına bağlıdır.

Sonuç olarak beynin en azından bu bölgesi sosyal bir ürün olarak görülmelidir. Ön beyindeki, aynı zamanda ön beyin ve beyin zarının diğer bölgeleri ile daha derinde yer alan subkortikal ağlar arasındaki bu son derece karmaşık devre modelleri, ancak daha süt bebekliği döneminden başlayarak çocuklara kendilerini ve başkaları üzerindeki etkilerini algılayabilecekleri fırsatlar verilirse, olgunlaşır. Bütün sorunları ortadan kaldıran anne ve babalar, çocuklarının sorunları başkalarının (anne ve babaların) yardımıyla çözmeye yönelik deneyim edinmelerinin önüne geçer. Masallar bu konuda önemli yol gösterici bir destek sağlar. Kendilerinden bu deneyimin esirgendiği çocuklar yalnız kendi arzuları, kanaatleri ve gereksinimleri doğrultusunda hareket ederler. Bencil, inatçı ve baskıcı olarak kalırlar. Yaşlarına uygun görevlerle baş etme noktasında, görevin yerine getirilmesine ilişkin ilgi ve dikkat gibi ‘ben’ işlevleri onlarda eksik kalır.

Özgüvenleri belirgin değildir, ‘ben’leri zayıf, aşırı hassas ve irrite edilmeye açıktır. Bu çocuklar çoğunlukla çocuk yuvalarında ve okullarda belirli bir şekilde düşünmeye ve davranmaya, belirli düşünce ve davranış modellerine uymaya yönlendirilirse bu onları çok zorlar. Bu çocukların davranışları dışarıdan normal gibi görülse de çoğunlukla duygusal ve sosyal gelişmeleri küçük çocuk düzeyinde kalmıştır.

Ne yazık ki çocukların başka insanlarla etkin bir etkileşim içine girmelerini, edinmiş oldukları yetenek ve becerilerin deneyimlenmesini ve geliştirilmesini engelleyen her şey bu gelişmeyi destekler. Örneğin her gün televizyon karşısında uzun saatler geçiren çocukların durumu budur. Renkli resimler, eylem kırıntıları, sürekli yenilenen duygusal uyarımlar ve korkuyu tetikleyen sahnelerle edilgenliğe mahkûm edilirler. Sorularına yanıt alamazlar, önerilerini dinleyen yoktur, hiçbir şeyi değiştiremez, engelleyemez ve yardımda bulunmak üzere harekete geçemezler. Geriye kalan kendi düşünce ve eylemlerinin önemsizliği, kendi çözüm arayışlarının yararsızlığı ve olayların onların katılımı olmadan seyrini sürdürmesidir.Böyle çocuklar kendi davranış becerilerine, biçimlendirme yeteneklerine ve kendilerinin ifade ettiği değere ilişkin bir duyguyu ancak zorlukla geliştirebilirler.Daima her şeyi başkalarından bekleyen birer tüketiciye dönüşürler. Gerçekleştirme fırsatı bulamadıkları için başkalarına bir şeyler verebileceklerine ilişkin bir duygudan da yoksundurlar.

Yalnızdırlar ve çoğunlukla yalnız kalırlar, arkadaş bulamazlar, gelişmelerini içinde sürdürebilecekleri ilişkileri olmaz ve güvenli duygusal bağları olmaması nedeniyle korunmasız bir şekilde korkularına teslim olurlar. Güvensizlik ve korku karmaşık algı ve tepki modellerinin bütünleşmesine ve örgütlenmesine zarar verir. Çocuğu hızlı ve kesin kararlara ve eskiden edinilmiş baş etme stratejilerine başvurmaya zorlar. Bu koşullarda olamayan ya da başarılamayan şey, mevcut olanakları aşan karmaşık algıların bütünleştirilmesi, değerlendirilmesi ve filtre edilmesine ilişkin kişisel yetkinliğin geliştirilmesidir. Çocuklar algılarını ancak tutarlı bir kontekst içinde yaşarlarsa bütünleştirebilirler. Yeni algıların mevcut deneyimlerle bağ kurması gerekir. Çok sayıda algının düzensiz bir şekilde insanın üzerine püskürmesi, bırakın çocukları, yetişkinler için bile katlanılabilir bir durum değildir. Bu durum korku verir ve normal olarak ön beyinde halledilmesi gereken, ama hüküm süren karmaşa nedeniyle başarılamayan her şeyi devre dışı bırakır. Dikkat çekecek kadar çok çocuğun ön beyinlerinde karmaşık devreleri yeterince şekillendirmeyi ve pekiştirmeyi başaramamasında katkısı olan daha birçok etmen olabilir. Ama bütün bu etmenlerin dikkat çeken ortak bir yanı vardır: Yaşam için önem arz eden soruya kullanışlı bir yanıt bulmasında çocuğa yardımcı olmazlar.

Söyledikleri şudur:‘Hepsi’ ya da ‘hiç biri’, hatta bunun mantıklı bir soru olmadığını da savunurlar. Çocuklar ve gençler için her üç yanıt da vahimdir. Onların ihtiyacı, neden bu dünyada bulundukları, gayretlerinin, kişisel deneyim biriktirmenin, olabildiğince bilgi, yetenek ve beceri edinmenin değerine ilişkin bir hayal ya da en azından vizyondur. Yolculuğun nereye götürdüğünü bilmeyen, bavuluna ne koyacağını da bilmez. Çocukların ve öncelikle gençlerin bu koşullarda yapabilecekleri tek şey, hevesleri kaçıp bir köşeye fırlatana kadar, kanaatlerine göre bavula bugün şunu yarın bunu yerleştirmektir.

Yönelim ve kendi yaşamına ilişkin bir anlam arayışı böylece zorunlu olarak sona erer. Geriye kalan rahatlığa ve tüketime yönelik (doğal) eğilimdir. Böylece ‘ben’ ilginin odağına dönüşür. Bu noktaya gelenlerin artık ne yetişkin olmaya ne de masal dinlemeye hevesleri kalır.

Taleplerin, sunuların ve beklentilerin günümüzdeki hayhuyu içinde yollarını bulmayı başarabilmeleri için kendilerine dayanak olacak ve kararlar almalarını sağlayacak yönelim desteğine, yani dış örneklere ve iç kılavuzlara gereksinim duyarlar. Çocuklar yalnız ‘yetişkin’ örneklerin müşfik desteği ve yetkin rehberliğiyle çok çeşitli biçimlendirici veriyi yaratıcı bir şekilde değerlendirebilir ve bunu yaparken kendi yetenek ve olanaklarını keşfederek geliştirebilir. Ön beyinde yalnız bu şekilde öz yeterliğin özgün içsel imgesi pekiştirilebilir ve bundan daha sonraki bütün öğrenme süreçlerinin güdüsü olarak yararlanılabilir. Eğer çocuklar bilgi edinimi ve eğitime değer verilmeyen bir dünyada yaşıyorsa (eğlence toplumu), eğer dünyanın şekillendirilmesine etkin bir katılım fırsatı bulamıyorsa (pasif medya tüketimi) eğitim başarılı olamaz. Yine eğer çocuklar oyun oynayarak yaratıcılıklarını keşfedebilecekleri açık alanlar bulamıyorsa (işlevselleştirme),aşırı uyaran seli altında güvensiz ve ürkek olmuşlarsa (aşırı yüklenme), eğer çocukların zorluk ve sorunlarla baş etmede deneyim edinmeleri engelleniyorsa (şımartma),eğer çocuklar dışarıdan hiçbir dürtü almıyor ve özel gereksinimleri ve talepleri algılanmıyorsa (ihmal) eğitim başarılı olmaz. Beyin araştırmacılarının belki de en önemli keşfine göre, beyin daima öğrenir ve yetişmekte olan insana yetiştiği dünyada yolunu bulabilme, o dünyanın sorunlarını çözmede yardımcı olacak şeyi de çok daha iyi öğrenir.

4. Eğer artık hiç masal anlatılmasaydı…

Bu sorunun da net bir şekilde yanıtlanabilmesi için çevremize bakınmamız ve çocuklar istedikleri şeylere fazlasıyla erişirken, asıl ihtiyaçları olan şeyler kendilerine çok az verilirse ne olacağını sormamız yeterlidir. Doğmamış çocuk henüz anne karnındayken beynindeki sinir hücrelerinin birbirleriyle belirli devre modelleri geliştirmesini sağlayan deneyimler edinir. Sonrasında bu modellerden dünyadaki yolunu bulma çabasında iç temsilciler, ‘anı imgeleri’ olarak yararlanır. Bu sırada da geçmişte edinilmiş bu modeller ekler yapılarak genişletilir. Beyne yerleşen bütün bu deneyimler çocuğun edindiği tipik insani deneyimler olmaları nedeniyle ortaya ‘insani kişilik’ diye adlandırdığımız şey ortaya çıkar.

Bütün memeli hayvanlar, hatta yumurta içindeki civcivler de dünyaya gelmeden önce özel deneyimler edinirler. Tavuk ya da ördek civcivlerinde bu gayet iyi gözlemlenebilir. Yumurtadan çıkmadan önce anneleriyle iletişim kurarlar. Yumurtanın içinden cırlarlar ve anne onlara cevap verir. Dünyaya geldikleri zaman artık, insani değil, ama bir tavuk ya da ördek civcivi kişilikleri olur. Ötücü kuşlarda, örneğin bülbüllerde, küçük kuşların şarkı merkezi henüz yuvadayken olgunlaşır. Burada sinir hücreleri önce yoğun bir ağ ve devre örgüsü geliştirir. Babanın yuvanın yakınında her ötüşünde devrelerin karmaşası içinde babanın ötüşüyle tetiklenen bir aktivasyon modeli oluşur. Bu ne kadar sık tekrarlanırsa sinir hücrelerinin aktive olmuş devreleri birbirleriyle o kadar güçlü bağlar kurar ve babanın şarkısı ne kadar karmaşıksa iç temsilciler de o kadar karmaşık bir şekilde yapılanır. Kullanılmayan diğer bütün devreler ortadan kaldırılır. Geriye kalan şarkının duyulmasıyla şekillendirilmiş olan, bülbül beyninin şarkı merkezinde bu şarkıyı temsil eden nöronal devre modelidir. Bu devrelerin şekillendirilmesi ve pekiştirilmesi için baba şarkısını yuvanın yakınında, olabildiğince sık, ustalıklı ve yaratıcı bir şekilde söylemeli ve bu şarkıya yan sesler karışmamalıdır (Bülbül gibi yavrularına böyle karmaşık şarkıları aktarmak zorunda olan ötücü kuşlar, bu nedenle gece ortalık sessizken öterler). Yavruların bu şarkıyı sindirebilmesi için birilerinin sürekli gelip yuvayı karıştırmaması gerekir. Eğer ebeveynleri şarkılarını artık rahatsız edilmeden söyleyemezlerse, bülbülü bülbül yapan şey de yok olur. Ve biz de çocuklarımıza artık masal anlatmamaya karar verirsek, masalla pekişen her şey yok olur. Ve bunun ne olduğunu aklından çıkaran herkes, işe tekrar baştan başlamak zorundadır.

Dr.rer.nat.Dr.med.habil. Gerald Hüther nörobiyoloji profesörüdür ve Göttingen Üniversitesi Psikiyatri Kliniği’nin Nörobiyolojik Önleyici Araştırmalar Merkezi’ni ve Hidelberg/Mannheim Üniversitesi’nin Halk Sağlığı Enstitüsü’nü yönetmektedir. Bilimsel olarak erken yaş deneyimlerinin beynin gelişmesine etkileri, korku ve stresin etkileri ve duygusal tepkilerin önemi üzerinde çalışmaktadır. Birçok bilimsel yayın ve popüler-bilimsel sunumun müellifidir. (Mesleki bilgiler başvuru kitapları yazarı)

Bunlara da göz atın

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.